- Çekil önümden. Çekil dedim. Durma orada. Ben kendimi kağıda çizip yeniden orada çizgi olacağım. Hem de karakalem...
Havanın muhtemel kasvetinin renksizliğine boğulup orada kendine yeni renkler arayan, kör olduğu için havayı cart pembe, siyah, gri ve turuncu renklere boyayan, bu şaheseri ne yapsa bilemeyen, şizofrenik, şizodelik, kasvetik, yarık, yırtık, pırtık düşüncelere, Delirius'a hoşgeldiniz. Yasal uyarı: Yazarı taklit etmek gözlerinizi pembeye, tırnaklarınızı turuncuya ve vücudunuzu siyaha boyayabilir. İçinde bulunduğunuz odayı yırtabilir, sizi bir kağıda hapsedebilir. Hayatınız kör bir ressam tarafından yağlı boya ile eviniz büyüklüğünde bir tuvale resmedilebilir, hayatınızı bu resme bakarak geçirtebilir, hapsedildiğiniz kağıdın bu tuvale ilelebet yapışmasına yol açabilir. Denemeyiniz, denettirmeyiniz.
Çocukken kendinizi izlediğiniz çizgi film karakterlerine benzettiniz. Reddetmeyiniz. Hepiniz zamanında Bugs Bunny, Mickey Mouse veya Daffy Duck oldunuz. Küçükleriniz Pikaçu falan oldu camdan atladı. Hepiniz hayvansınız... Yanlış anlamayınız. Tavşan, fare veya ördek olmak sizler için doğal durumlardır. Hepiniz geçirdiğiniz bu çocukluk travmasının etkilerini şuan görüyorsunuz. Niye çocukken evlerinizde tavşan, ördek veya fare gibi hayvanlar beslediniz? Evinize tavşan alıp bütün havucu tavşana yedirmeye çalıştınız değil mi?
Hiç düşündünüz mü? Bu çok sevdiğiniz Bugs bir şirin bir öküz, Mickey bir su aygırı veya Daffy bir at olsaydı... Evlerinde öküz besleyen çocuklar olacaktınız. Ayrıca hayatınızın bir dönemini öküz, su aygırı ve at şeklinde geçirip, bol bol şeker, saman yiyip, çamurda yıkanarak geçirecektiniz. Belki o zaman öküz trene bakmayacak, veya erkekler öküz olmayak, 189 kilo olanlar su aygırı olmayacak, uzun bacaklı kadınlar at olmayacaklardı. Onlar sizlerin çocukluk travmalarınız, hayatlarınızda tanıdığınız şirin hayvanlar olacaklardı.
Bir psikoloğa gidip çocukluk travmanıza sebep olan hayvanlarınızı değiştirip dünyanın gelişimine yardım edebilir, su aygırından korkuyorsanız bunu yenebilir, erkeklerin öküz, uzun bacaklı kadınların at şeklinde aşağılanmalarına engel olabilirsiniz. Warner Bros. ve Disney gibi şirketlerin sosyal yaşantınıza yaptığı bu paraziti atlatıp hayatınıza yeniden yön verebilir, olamadıysanız birer bilim adamı, doktor, siyasetçi, sanatçı olabilirsiniz.
Bunu yapabilmek için artık geç değil. Siz de hemen Alo 1088 Çocukluk Travması Atlatma Hattı'nı arayın, travmanızdan kurtulun. İyi geceler.
11 Aralık 2013 Çarşamba
2 Şubat 2013 Cumartesi
Delirius #27
Bugün günlerden ne ki? Bir önemi var mı? Söyleyin bana; hanginiz bilgisayarın başında otururken, cep telefonunuzla uğraşırken, televizyon izlerken 3 saniyede bir saate bakıyorsunuz; veya takvime? Zaman sizin için değerli mi? Sürekli saate bakan bir insan için zaman sizce çok mu değerlidir; yoksa o kişi o zamanın geçmesini istemiyor mudur? Zamanın geçmesini istemeyen biri zamanın karşı koyulamaz varlığını kabul etmek zorunda mıdır?
Sevgili okuyucular, Delirius'a hoşgeldiniz. Yasal Uyarı: Taklit edilemez.
Beni zamanın başlangıcından beri takip edenler bilirler ki, bu sene zamanın başlangıcından beri geçen 8. senedir. Burada, bu okuduğunuz yerde zaman 8 senedir var. Peki size bu zamanın 8 değil de 35 sene olduğunu söyleseydim size ne ifade edecekti? 8 ile 35 senenin arasındaki fark, oturduğunuz yerde, bilgisayarınızın başında sadece "Delirius" başlıklı bir yazının altında okumak, zaman algınızda ne türlü bir değişim yaracaktı; yaratacak mıydı? Sizce benim burada geçirdiğiniz zamanı herhangi bir şekilde belirtmem önemli mi?
Burada, bu yazıyı tam şuan aklımın herhangi bir köşesinden giren, tamamen rastgele kelimelerle yazdığımı bir düşünün. Aklınıza rastgele kelimeler getirip bunları bir kağıda yazın. Birbirleriyle anlamsal bağlantıları var mı? Cevabı farketmez.8 ile 35 sayıları arasında, ardışık düzlemde görmediğiniz sürece, bir fark var mı? Onlar sadece sayıdır değil mi? Dolayısıyla size bu blogun 35 senedir var olduğunu söylememdeki tek önemli nokta nedir? "8 sene", "35 sene" ibaresini kapatmak cümlenin anlamını bozuyor mu? Tekrar edelim: "Burada, bu okuduğunuz yerde zaman 8 senedir var."
Sevgili okuyucular, İyi geceler. Rastgele.
Sevgili okuyucular, Delirius'a hoşgeldiniz. Yasal Uyarı: Taklit edilemez.
Beni zamanın başlangıcından beri takip edenler bilirler ki, bu sene zamanın başlangıcından beri geçen 8. senedir. Burada, bu okuduğunuz yerde zaman 8 senedir var. Peki size bu zamanın 8 değil de 35 sene olduğunu söyleseydim size ne ifade edecekti? 8 ile 35 senenin arasındaki fark, oturduğunuz yerde, bilgisayarınızın başında sadece "Delirius" başlıklı bir yazının altında okumak, zaman algınızda ne türlü bir değişim yaracaktı; yaratacak mıydı? Sizce benim burada geçirdiğiniz zamanı herhangi bir şekilde belirtmem önemli mi?
Burada, bu yazıyı tam şuan aklımın herhangi bir köşesinden giren, tamamen rastgele kelimelerle yazdığımı bir düşünün. Aklınıza rastgele kelimeler getirip bunları bir kağıda yazın. Birbirleriyle anlamsal bağlantıları var mı? Cevabı farketmez.8 ile 35 sayıları arasında, ardışık düzlemde görmediğiniz sürece, bir fark var mı? Onlar sadece sayıdır değil mi? Dolayısıyla size bu blogun 35 senedir var olduğunu söylememdeki tek önemli nokta nedir? "8 sene", "35 sene" ibaresini kapatmak cümlenin anlamını bozuyor mu? Tekrar edelim: "Burada, bu okuduğunuz yerde zaman 8 senedir var."
Sevgili okuyucular, İyi geceler. Rastgele.
6 Ocak 2013 Pazar
Delirius #26 - Ben de entel olayım... Bir hayal ürünü.
...Bunun üzerinde bir dizi tivit atıp bunları derleme kararı alarak buraya yazıyorum. Hoşuma falan gitti yani bu yüzden.
Ben de entel olmalıyım. Farklı olmalıyım. Facebook profil resmime "Life sucks." yazarsam havam olur belki. Saçları uzatıp siyah çerçeveli, oval köşeli dikdörtgen gözlük takayım. Beyaz gömlek üzerine bordo pantolon askısı ve bordo ince kravat takıp altıma pijama giyersem cuk otururum. Aynen bu şekilde bir diskoya gidip elime Tolstoy alıp okursam bence dikkat çekerim ve 56 renk saçı olan bir kızla sevişme imkanım olur belki, farklı deneyim her zaman lazımdır derim. Sonra belki o benim sevgilim olur.
Daha devam edeyim mi? Mesela arada bir bunalım takılayım ve o gün tek derdim karşıdan karşıya geçmeye çalışan yaşlı kadına yardım edilmemesi olsun. Bunun üzerine "bizim nesil ne kadar bokmuş" diyerek ağlayayım. Bunu 56 renk saçlı sevgilimle paylaşayım ve akşamında benden ayrılsın. Bir daha ağlayayaım. Bunları yaparken aynı zamanda sosyallikten öleyim. Yolda yürürken küçük iskender gibi sözde halk kahramanı bir adam görüp, onu güzel bir kahveciye davet edip dünyayı kurtarma planları yaparcasına konuşayım.
Sonra "kahretsin" diyeyim. Facebook profilimdeki "life sucks" resminin altına bir hüzünlü hikaye yazıp paylaşayım. Ağlayayım. Bunun üstüne bir de eroin çaktım mı of... Hayat bana mı güzel, ben mi hayata güzelim bunu çözmeye çalışayım. Zaten hayatın sonuna geldik.
İşte bu anlattığım, siz, bu yazıyı üzerine alınacak tipleri benim dışardan nasıl gördüğüm. Veya dışardan genel olarak nasıl göründüğünüz. Kimse "acaba ben böyle miyim?" diye kendine sormayacağı için her zamanki gibi boş konuşmuşum. Ama boşverin; "Life sucks." İyi günler.
Ben de entel olmalıyım. Farklı olmalıyım. Facebook profil resmime "Life sucks." yazarsam havam olur belki. Saçları uzatıp siyah çerçeveli, oval köşeli dikdörtgen gözlük takayım. Beyaz gömlek üzerine bordo pantolon askısı ve bordo ince kravat takıp altıma pijama giyersem cuk otururum. Aynen bu şekilde bir diskoya gidip elime Tolstoy alıp okursam bence dikkat çekerim ve 56 renk saçı olan bir kızla sevişme imkanım olur belki, farklı deneyim her zaman lazımdır derim. Sonra belki o benim sevgilim olur.
Daha devam edeyim mi? Mesela arada bir bunalım takılayım ve o gün tek derdim karşıdan karşıya geçmeye çalışan yaşlı kadına yardım edilmemesi olsun. Bunun üzerine "bizim nesil ne kadar bokmuş" diyerek ağlayayım. Bunu 56 renk saçlı sevgilimle paylaşayım ve akşamında benden ayrılsın. Bir daha ağlayayaım. Bunları yaparken aynı zamanda sosyallikten öleyim. Yolda yürürken küçük iskender gibi sözde halk kahramanı bir adam görüp, onu güzel bir kahveciye davet edip dünyayı kurtarma planları yaparcasına konuşayım.
Sonra "kahretsin" diyeyim. Facebook profilimdeki "life sucks" resminin altına bir hüzünlü hikaye yazıp paylaşayım. Ağlayayım. Bunun üstüne bir de eroin çaktım mı of... Hayat bana mı güzel, ben mi hayata güzelim bunu çözmeye çalışayım. Zaten hayatın sonuna geldik.
İşte bu anlattığım, siz, bu yazıyı üzerine alınacak tipleri benim dışardan nasıl gördüğüm. Veya dışardan genel olarak nasıl göründüğünüz. Kimse "acaba ben böyle miyim?" diye kendine sormayacağı için her zamanki gibi boş konuşmuşum. Ama boşverin; "Life sucks." İyi günler.
8 Kasım 2012 Perşembe
Delirius #25
Oh. O şişeyi açıp soğuk soğuk yudumlar almak ne güzel değil mi? O şişe boş olsa bile, dibinde kalan o son damlacıkların dilinize her değdiğindeki o haz, o mutluluk... Burada o kapağı açmakla başlıyor o haz. Ama asıl sormamız gereken soru şu? Elinizdeki şişe ne şişesi?
Sevgili okuyucular, elinizdeki şişeyi elinizden bırakınız ve buraya odaklanınız. Çünkü epik, anatomik, antropolojik, demogojik, şizodelik yazılarınıza, Delirius'a yeniden hoşgeldiniz. Burası dünyadan koptuğunuz bölgedir. Bu yüzden; yasal uyarı: Yazar bu yazıları iki elini de kullanmadan yazmaktadır. Yazar bu yazıları ellerini kullanarak yazmaktadır. Eğer bu iki cümle arasında kafanız karıştıysa lütfen siz bu yazıları yazmayı denemeyiniz. Evinizde denemeyiniz. Dışarda denemeyiniz. Uzaya çıksanız orada da denemeyiniz. Yazarın taklidi iki elinizi de kullanma yetinizi kaybetmenize yol acabilir, ellerinizin kollarınızdan kontrolsüz biçimde hareketine yol açabilir, huzursuz bacak, el, kol sendromlarına yol açabilir, ellerinizin kollarınızdan durduk yere kopmasına yol açabilir. Ellerinizi hergün yıkayınız. Norveçli balıkçıların ellerine bir bakın.
Sizler yerinizde otururken, bizler yerlerimizde otururken, onlar yerlerinde oturuyor. Hepinizin elinde birer şişe var. Sizler, bizler ve onların ellerine şişeler verin. O şişeler onları mutlu edicek ama bizler o şişeleri ne yapalım ki? Bizler onların diğer ellerine şişe vermekle yükümlüyüz. Ama sizlerin elinde az önce bizlerin eline şişeler verdiğiniz için sizlerin elinde şişe falan kalmadı. Ne yapacaksınız. Şimdi bizler sizlerle dalga mı geçelim elinizde şişeler yok diye. Hayır; bizler öyle şeyler yapmayız ama onlarla dalga geçeriz çünkü artık iki ellerinde şişeler var ve yapacakları hiç birşey yok. Yazık değil mi onlara. Hahaha. Sizler, bizler kardeşken, onlar ne kadar ezikler değil mi. Ama sizler de gelin onlara bir kucak açalım. Bizler ezik gördüklerimizi de severiz, onları, siz biz ayırt etmeden severiz. Ama onları yine de ezeriz; çünkü kaderlerinde bu var. Siz biz karmaşası içinde onlara siz biz ayağı çekeriz. Kendilerini sizlerden ve bizlerden görsünler diye. Yoksa onları yok ederiz. Soyları tükenir; kururlar. Aç kalırlar; sefil yaşarlar. Yerlerde sürünürler. Kulakları donar, bizler de gidip kulaklarına dokunuruz kulakları düşer. Ayak baş parmağı donar, sizler gidip onu oradan koparıp buzluğunuzda anı diye saklarsınız. Hepimiz onlarsız kalırız. Onlara bu sefilliği yaşatmayalım. Ne de olsa onların gözünde bizde onlarız. Onlar kendilerine biz diyorlar. Bize siz diyorlar. Sizlere onlar diyorlar. Sizler bitmişsiniz. İşte buradan çıkaracağınız sonuç şu: Elinizdeki şişeyi onlara vermeyin.
İyi geceler...
Sevgili okuyucular, elinizdeki şişeyi elinizden bırakınız ve buraya odaklanınız. Çünkü epik, anatomik, antropolojik, demogojik, şizodelik yazılarınıza, Delirius'a yeniden hoşgeldiniz. Burası dünyadan koptuğunuz bölgedir. Bu yüzden; yasal uyarı: Yazar bu yazıları iki elini de kullanmadan yazmaktadır. Yazar bu yazıları ellerini kullanarak yazmaktadır. Eğer bu iki cümle arasında kafanız karıştıysa lütfen siz bu yazıları yazmayı denemeyiniz. Evinizde denemeyiniz. Dışarda denemeyiniz. Uzaya çıksanız orada da denemeyiniz. Yazarın taklidi iki elinizi de kullanma yetinizi kaybetmenize yol acabilir, ellerinizin kollarınızdan kontrolsüz biçimde hareketine yol açabilir, huzursuz bacak, el, kol sendromlarına yol açabilir, ellerinizin kollarınızdan durduk yere kopmasına yol açabilir. Ellerinizi hergün yıkayınız. Norveçli balıkçıların ellerine bir bakın.
Sizler yerinizde otururken, bizler yerlerimizde otururken, onlar yerlerinde oturuyor. Hepinizin elinde birer şişe var. Sizler, bizler ve onların ellerine şişeler verin. O şişeler onları mutlu edicek ama bizler o şişeleri ne yapalım ki? Bizler onların diğer ellerine şişe vermekle yükümlüyüz. Ama sizlerin elinde az önce bizlerin eline şişeler verdiğiniz için sizlerin elinde şişe falan kalmadı. Ne yapacaksınız. Şimdi bizler sizlerle dalga mı geçelim elinizde şişeler yok diye. Hayır; bizler öyle şeyler yapmayız ama onlarla dalga geçeriz çünkü artık iki ellerinde şişeler var ve yapacakları hiç birşey yok. Yazık değil mi onlara. Hahaha. Sizler, bizler kardeşken, onlar ne kadar ezikler değil mi. Ama sizler de gelin onlara bir kucak açalım. Bizler ezik gördüklerimizi de severiz, onları, siz biz ayırt etmeden severiz. Ama onları yine de ezeriz; çünkü kaderlerinde bu var. Siz biz karmaşası içinde onlara siz biz ayağı çekeriz. Kendilerini sizlerden ve bizlerden görsünler diye. Yoksa onları yok ederiz. Soyları tükenir; kururlar. Aç kalırlar; sefil yaşarlar. Yerlerde sürünürler. Kulakları donar, bizler de gidip kulaklarına dokunuruz kulakları düşer. Ayak baş parmağı donar, sizler gidip onu oradan koparıp buzluğunuzda anı diye saklarsınız. Hepimiz onlarsız kalırız. Onlara bu sefilliği yaşatmayalım. Ne de olsa onların gözünde bizde onlarız. Onlar kendilerine biz diyorlar. Bize siz diyorlar. Sizlere onlar diyorlar. Sizler bitmişsiniz. İşte buradan çıkaracağınız sonuç şu: Elinizdeki şişeyi onlara vermeyin.
İyi geceler...
18 Eylül 2012 Salı
Delirius #24
Bugün, aslında yarın. Hergün yarını yaşamaya karar verdim ben. Neden bulunduğum aynı günde durayım ki? Zaten buradayım; yaşadığım gün farklı olsun. Yani şuan bugünüm, dünüm. Elinize bir kalem alıp yarının resmini çizin. Çizemiyorsanız kalsın sadece düşünmekle yetinile debilir.
Dur bir saniye girişi yapmadık.
Dününüzün, bugününüzün ve daha önceki günlerinizin hepsini aslında yarın yaşatacak, bugünün hiç olmadığını, aslında hergünün yarın olduğunu, yarınınsa yine yarın; yani bir günde 2 gün, bir taşla 2 kuş vurduran, bu cümleyi aslında yarın sona erdirecek, şizodelik, yarındelik, delik yazılarınıza, Delirius'a hoşgeldiniz. Unutmayınız... Yasal Uyarı: Yazarın taklidi yarınızı görmeye müsaade etmeyebilir. Her zaman bugünde kalmanıza yol açabilir. Günlerinize kalıcı hasar verebilir, sürekli düne dönmenize neden olabilir. Bu yüzden bu tür yöntemlerden kaçınınız.
Yarın ne olacak? Yarın ne olacaksa bugün de o olacak. Yarınınızın bugünü temsil etmesi gerekir. Apayrı bir yarın yaşayacaksanız hiç bugünü de yaşamayın. Bugünü yaşamıyorsanız yarını yaşayabilirsiniz. Böylece yarınlarınız birbirine bağlanarak size bugün için yaşayabileceğiniz çok sağlam bir yarın sağlayacaktır.
Mesela şuan uyuyun. Ne zaman uyudunuz? Yarın? Evet! Ne zaman uyancaksınız? Yarın. Hergün yarını yaşamak bir gün içinde 2 gün yaşamanıza izin verecek ve ertesi günlerde yaşadığınız günlerin sayısının bir önemi kalmayacak. Hergün bir sonraki günün bir projeksiyonu gibi olacak.
Biz insanlar artık yeni bir çağa uyanıyoruz. Yarın çağı. Yarın çağı hiç bitmeyecek bir çağdır ki her gün çağın yeniden başladığını düşünün. Her gün yeni bir çağ. Yeni bir düşünce, yeni bir hayat.
"Anı yaşa!" cümlesi de değişecektir. Her anımız artık yarın. Her yarın yeni bir anlar dizilimi. İşte böyle şeyler.
Yarınınızda kalın. Yarınlar yeni bir umut, yeni bir yaşam, yeni bir yarın. Bugüne sıkışıp kalınmış hayat, yarın düne sıkışmış, hergün bir önceki düne sıkışmış bir hayattır. İyi geceler.
Dur bir saniye girişi yapmadık.
Dününüzün, bugününüzün ve daha önceki günlerinizin hepsini aslında yarın yaşatacak, bugünün hiç olmadığını, aslında hergünün yarın olduğunu, yarınınsa yine yarın; yani bir günde 2 gün, bir taşla 2 kuş vurduran, bu cümleyi aslında yarın sona erdirecek, şizodelik, yarındelik, delik yazılarınıza, Delirius'a hoşgeldiniz. Unutmayınız... Yasal Uyarı: Yazarın taklidi yarınızı görmeye müsaade etmeyebilir. Her zaman bugünde kalmanıza yol açabilir. Günlerinize kalıcı hasar verebilir, sürekli düne dönmenize neden olabilir. Bu yüzden bu tür yöntemlerden kaçınınız.
Yarın ne olacak? Yarın ne olacaksa bugün de o olacak. Yarınınızın bugünü temsil etmesi gerekir. Apayrı bir yarın yaşayacaksanız hiç bugünü de yaşamayın. Bugünü yaşamıyorsanız yarını yaşayabilirsiniz. Böylece yarınlarınız birbirine bağlanarak size bugün için yaşayabileceğiniz çok sağlam bir yarın sağlayacaktır.
Mesela şuan uyuyun. Ne zaman uyudunuz? Yarın? Evet! Ne zaman uyancaksınız? Yarın. Hergün yarını yaşamak bir gün içinde 2 gün yaşamanıza izin verecek ve ertesi günlerde yaşadığınız günlerin sayısının bir önemi kalmayacak. Hergün bir sonraki günün bir projeksiyonu gibi olacak.
Biz insanlar artık yeni bir çağa uyanıyoruz. Yarın çağı. Yarın çağı hiç bitmeyecek bir çağdır ki her gün çağın yeniden başladığını düşünün. Her gün yeni bir çağ. Yeni bir düşünce, yeni bir hayat.
"Anı yaşa!" cümlesi de değişecektir. Her anımız artık yarın. Her yarın yeni bir anlar dizilimi. İşte böyle şeyler.
Yarınınızda kalın. Yarınlar yeni bir umut, yeni bir yaşam, yeni bir yarın. Bugüne sıkışıp kalınmış hayat, yarın düne sıkışmış, hergün bir önceki düne sıkışmış bir hayattır. İyi geceler.
16 Ağustos 2012 Perşembe
Pencaplı Yeşil Panterler 4. Sezon 5. Bölüm
Bugün, o gün değil. Bizler, onlar...? Pencaplı Yeşil Panterler.... Onlar ovalarındaydılar. Yemyeşil çimleri arasında, o yemyeşillik içinde kayboluyorlardı. Taptazeydi o yemyeşillik. Kendileri gibi... Panterler bugün hiçbir şey yapmıyorlardı. İçlerinden de gelmiyordu zaten. Ne olmuştu panterlere? Sadece yatıyorlardı. Koşmuyorlardı bile. Neden ki? İçlerinden bir panter çıkıp bunun nedenini düşünmeye başlamıştı. Öylesine düşünüyor, düşünüyor ve.... düşünüyordu. 3 yıl düşünmüştü sevgili panterimiz. Aniden bunu bilge pantere sorma kararı almıştı ki bu kararı almasıyla beraber oraya doğru yola koyulmuştu.... Yani hiçbir şey yapmıyordu aslında. Bilge pantere gitmek için koşması gerektiğini unutmuştu o boşluktan. Biraz sonra ne unuttuğunu da unutuvermişti. Bunu düşünmeye başladı. "Belki bunu bilge panter bilebilir." diyerek ayaklanmıştı sevgili panterimiz. Koşmaya başladı. Saatte 28600 km hızla koşmaya başlamıştı ki diğer panterlerde "Bu ne yapıyor? o.0" diyerek onu izlemeye başlamışlardı. Bütün panterler koşabildiklerini hatırlamışlardı bir anda. Hepsi ayaklanıp bir anda koşmaya başladılar. Tozu dumana, dumanı da önlerinde gördükleri herhangi bir şeye katıyorlardı. Nereye doğru gidiyorlar, nerede duracaklar, duracaklar mı? umurlarında değildi sanki. Sadece öylece koşuyorlar, arada birbirlerine çarpıyorlar, cort bazında cırtlıyorlar, öylece eğleniyorlardı. Bir anda mutluluk dolmuştu Pencap'ın yemyeşil ovalarına. Az önceki panterimiz de dünyayı 435 kere dolaştıktan sonra, sonunda kendini Bilge Panter Dede'nin yanında buluvermişti. Kendisine "Merhaba Bilge Panter Dede" dedi ve durdu. Bilge Panter Dede'nin üzerinde düşündüğü şeyler vardı ve çok konsantreydi. Panteri duymuştu ama ona cevap veremiyordu. 3 ay sonra "Eureka" diyerek fırlamıştı ve panterimize "Merhaba" diyebilmişti. Bilge panterin ne bulduğunu kimse bilmiyordu, zaten bilge panter de 3 ay ne düşündüğünü unutup gitmişti zaten. Bizim panter de yanından ayrılıp ovasına geri dönmüştü. Tam o sırada gökten dev bir film makarası yem yeşil ovanın üzerine düşmüştü. Panterlerimiz bu makaranın altında...................
Filmin üzerindeki resimlere bakakalmışlardı. Daha önce hiç böyle şeyler görmemişlerdi ki, tam o sırada dev bir kum torbası ovanın üzerinde belirdi. Panterler göklere bakarlarken bu kum torbası üzerlerine düşerek, kendilerini cort bazında cırtlattı. SON
Filmin üzerindeki resimlere bakakalmışlardı. Daha önce hiç böyle şeyler görmemişlerdi ki, tam o sırada dev bir kum torbası ovanın üzerinde belirdi. Panterler göklere bakarlarken bu kum torbası üzerlerine düşerek, kendilerini cort bazında cırtlattı. SON
13 Temmuz 2012 Cuma
Delirius #23 - Ben Depresyona Girdim
Ben depresyona girdim. Evet şuan. Yani şuan depresyondayım. Depresyon. Dep-rrreess-yyooone. Az önce girdim. Canım istedi. Depresyonlar depti beni. Çünkü depresyon... depresyondur.
Az önce girdim evet. Burası çok güzel. Farklı bir dünya. Heryer dar geliyor. Odam 65 metrekare ama ben şuan 2 metrenin içine tıkılıp kaldım; üstelik boyum da uzamış, 3.59 olmuşum. 6. kattayım ama şuan bana burası 98. katmış gibi geliyor. "İyi bari yüksekteyim, atlayım şurdan kurtulayım bundan" diyorum, aşağı baktıkca boyum biraz daha uzuyor, ayağımı camdan dışarı uzatıyorum yere basıyorum. Ahh tanrım bundan kurtuluş yok sanırım. Aman canım tamam kurtulmayayım. Depresyon bu, deperim gider.
Yemek yemeye çalıştım az önce, haliyle 4 metrelik adamım 5 inek yesem zor doyarım. Ama evde inek yoktu. Ben de Atatürk Orman Çiftliği'ni aradım, bana ordan 5 inek getirirlerse kendilerine 1 lira vereceğimi söyledim. Telefonu suratıma kapattılar. Kimse beni sevmiyor, nasıl bir duygu öğrenmiş oldum. Sonra kasabı aradım. 32 kilo yağsız dana eti istedim. Yağsız istedim. Sağlığıma ve kiloma dikkat eden bir insanım olsun o kadar. 15 dk sonra kapı çaldı. 3 adam zor taşımışlar o kadar eti canlarım. Teşekkür edip kapattım kapıyı. Tekrar kapı çaldı. Yine o 3 adam bana el uzatıyorlar. "Tanrım" dedim, "beni seven birileri çıktı"... Tokalaştık falan tam içeri gideceğim, bir kere daha kapı çaldı. Yine o 3 adam. Para istediler benden. İnanamıyorum, herşey para içinmiş. Hayat niye bana sırtını döndü. Önce AOÇ şimdi de kasap çalışanları. Herşey üstüme üstüme geliyor. Üstelik yemeğimi de yiyemedim. O üzüntüyle boşalttım cüzdanı adamların eline; gittiler.
32 kilo dana etini nasıl pişireceğimi bilemedim. Koca et için tavaya gerek yoktu. Koydum ocağa. Açtım bütün ateşleri ohhh. "Bari bir mutluluğum olsun" falan diye düşündüm. İlginçtir... o et pişti. Bir zevkli, bir güzel yemeğe başladım. Derken midem artık bana "dur" diye bağırmaya başladı aşağıdan. Etten daha 29 parça yemiştim ki artık bunu beceremediğimi farkettim. "Vücudum bile beni reddetmeye başlamış" diye düşündüm. Artık kafamı vücudumdan ayırıp yerine başka bir kafa taksam hiç farketmezdi. Bu hayat beni reddediyor, beni sevmiyordu.
Artık soyut kavramlar bile beni sevmiyordu. "Artık" dedim "bundan kurtulmak lazım" dedim. Postayı koydum. Ben de onları sevmiyordum artık. Hayatı sevmiyordum. Benim içinde yaşadığım kavram "hayat" olamazdı. İsim verdim ona. "Aya". Artık ben ayamı yaşıyorum. Aya beni seviyor ben de onu seviyorum. Çünkü o sadece bana ait. O sadece benim ayam. Başkasının öyle bir ayası yok. Sadece benim. Bu ayada "benim" diyebildiğim birşey var o da ayanın ta kendisi. İşte ben bununla mutluyum.
Sonradan garip düşünceler sardı biryanımı. Bu madem benim ayam, beni bu ayaya kim getirmişti? Hayatım varken annem vardı ama şimdi bir ayam var ve bunun anne diye bir kavramı yok. Bütün kahinatı baştam yaratmam gerek diye düşündüm. Sonra bununla uğraşamayacağımı farkedip geri döndüm hayatıma. Sonra bir baktım odam geri büyüdü, ben kısaldım, 6. kattaki yaşamıma geri dönmüştüm. Depresyonum bitti. Bu da böyle bir depresyondu heralde. "Daha nice depresyonlara" diyelim o zaman. İyi geceler.
Az önce girdim evet. Burası çok güzel. Farklı bir dünya. Heryer dar geliyor. Odam 65 metrekare ama ben şuan 2 metrenin içine tıkılıp kaldım; üstelik boyum da uzamış, 3.59 olmuşum. 6. kattayım ama şuan bana burası 98. katmış gibi geliyor. "İyi bari yüksekteyim, atlayım şurdan kurtulayım bundan" diyorum, aşağı baktıkca boyum biraz daha uzuyor, ayağımı camdan dışarı uzatıyorum yere basıyorum. Ahh tanrım bundan kurtuluş yok sanırım. Aman canım tamam kurtulmayayım. Depresyon bu, deperim gider.
Yemek yemeye çalıştım az önce, haliyle 4 metrelik adamım 5 inek yesem zor doyarım. Ama evde inek yoktu. Ben de Atatürk Orman Çiftliği'ni aradım, bana ordan 5 inek getirirlerse kendilerine 1 lira vereceğimi söyledim. Telefonu suratıma kapattılar. Kimse beni sevmiyor, nasıl bir duygu öğrenmiş oldum. Sonra kasabı aradım. 32 kilo yağsız dana eti istedim. Yağsız istedim. Sağlığıma ve kiloma dikkat eden bir insanım olsun o kadar. 15 dk sonra kapı çaldı. 3 adam zor taşımışlar o kadar eti canlarım. Teşekkür edip kapattım kapıyı. Tekrar kapı çaldı. Yine o 3 adam bana el uzatıyorlar. "Tanrım" dedim, "beni seven birileri çıktı"... Tokalaştık falan tam içeri gideceğim, bir kere daha kapı çaldı. Yine o 3 adam. Para istediler benden. İnanamıyorum, herşey para içinmiş. Hayat niye bana sırtını döndü. Önce AOÇ şimdi de kasap çalışanları. Herşey üstüme üstüme geliyor. Üstelik yemeğimi de yiyemedim. O üzüntüyle boşalttım cüzdanı adamların eline; gittiler.
32 kilo dana etini nasıl pişireceğimi bilemedim. Koca et için tavaya gerek yoktu. Koydum ocağa. Açtım bütün ateşleri ohhh. "Bari bir mutluluğum olsun" falan diye düşündüm. İlginçtir... o et pişti. Bir zevkli, bir güzel yemeğe başladım. Derken midem artık bana "dur" diye bağırmaya başladı aşağıdan. Etten daha 29 parça yemiştim ki artık bunu beceremediğimi farkettim. "Vücudum bile beni reddetmeye başlamış" diye düşündüm. Artık kafamı vücudumdan ayırıp yerine başka bir kafa taksam hiç farketmezdi. Bu hayat beni reddediyor, beni sevmiyordu.
Artık soyut kavramlar bile beni sevmiyordu. "Artık" dedim "bundan kurtulmak lazım" dedim. Postayı koydum. Ben de onları sevmiyordum artık. Hayatı sevmiyordum. Benim içinde yaşadığım kavram "hayat" olamazdı. İsim verdim ona. "Aya". Artık ben ayamı yaşıyorum. Aya beni seviyor ben de onu seviyorum. Çünkü o sadece bana ait. O sadece benim ayam. Başkasının öyle bir ayası yok. Sadece benim. Bu ayada "benim" diyebildiğim birşey var o da ayanın ta kendisi. İşte ben bununla mutluyum.
Sonradan garip düşünceler sardı biryanımı. Bu madem benim ayam, beni bu ayaya kim getirmişti? Hayatım varken annem vardı ama şimdi bir ayam var ve bunun anne diye bir kavramı yok. Bütün kahinatı baştam yaratmam gerek diye düşündüm. Sonra bununla uğraşamayacağımı farkedip geri döndüm hayatıma. Sonra bir baktım odam geri büyüdü, ben kısaldım, 6. kattaki yaşamıma geri dönmüştüm. Depresyonum bitti. Bu da böyle bir depresyondu heralde. "Daha nice depresyonlara" diyelim o zaman. İyi geceler.
Kaydol:
Yorumlar (Atom)