20 Kasım 2011 Pazar

Delirius #18

Evvet. Delirius hiç kapanır mı yahu? Geri döndü bile diyemeyeceğim o derece.

Bir daha birinci ağızdan konuşmayacak olan şizodelik esintiler oluşumu Delirius'a tekrar hoşgeldiniz. Yazarı taklit etmek yazarın size esmesine, buna bağlı beyinsel fonksiyonların yitirilmesine sebep olacaktır. Bugünkü delirius bir deney. Farklı farklı haberlerin cümlelerindeki öznesine, yüklemine, tümlecine bakılmaksızın, ansızın bir araya gelmesinden oluşan bir yazı çıkacak karşınıza.

BAŞBAKAN Recep Tayyip Erdoğan, alınan bilgiye göre deniz tutkunu bir ailenin çocuğu. Ameliyattan kısa süre sonra NATO koalisyonu öncülüğünde 18 yaşındaki kardeşi Y.D., polise başvurarak, "Hayatımda bu türküyü bu kadar içten ve duygulu söyleyeni görmedim" dedi. Güzel oyuncu Julia Roberts’ın yeğeni, “Milyon dolarlık bebek eyleme katıldı” yorumlarına yol açtı. Zorluklar sadece savunma sanayi, mangal yasağı için yaptıkları görüşmelerin çok verimli geçtiğini vurguladı. GALATASARAY Kulübü Başkanı Kolombiya'nın Ankara Büyükelçiliğini 2 bin 500 lira limitli evlerden Düsseldorf Bölge Mahkemesi’nin arkadaş gruplarında elden ele dolaşınca tık üstüne tık rekoru kırdı. 


Yeter. Hadi iyi geceler.

9 Kasım 2011 Çarşamba

Pencaplı Yeşil Panterler 4. Sezon 1. Bölüm

Sevgili okuyucular, tekrar hoşgeldiniz. Sizlere gecenin bu vaktinde, 2008 senesinde yazmayı bıraktığım Pencaplı Yeşil Panterler dizisinin 4. sezonuyla, yeni bölümüyle geri dönüyorum. Kiminiz özlemişti. Hadi bakalım...

O gün, Pencap'ın yemyeşil ormanları güneş açmıştı. Yağmur henüz dinmiş, nemli bir ortam vardı ovada. Pencaplı Yeşil Panterler 4 yıl süren bu şiddetli yağmurların ardından kendilerini dışarı salıvermişlerdi. Koşmayı neredeyse unutmuşlar, 26800 km'deki hızları neredeyse 26000 km'ye düşmüştü. Bu onlar için bir depresyon nedeniydi. Derhal koşmaya başlamışlardı ayaklarını açmak adına. 3 ay boyunca koştular, koştular ve koştular. Artık dünyayı kaç kere turlamışlardı sayamıyorlardı, ama hızları eski hallerine dönmüştü. Bu sırada yağmurdan etkilenen Sinsi Sansar Simsarlar da kendilerini unutmuşlardı. Kahverengi topraklarına gömmüşlerdi kendilerini 4 yıl boyunca. Geçen onca yılın ardından toprağın altından yeşermiş ve çiçek açmış bir şekilde çıkmışlardı. Biribirlerine bakıyorlar, kafalarında biten bir papatya çiçeği yüzünden karınlarına kramp girermişcesine deliriyorlardı. Yerlerinde zıplıyorlar ve duramıyorlardı. Panterlerimiz ovalarındaki turları tam tamamlarlarken bir anda gözlerine birşey çarptı ve aniden duraksadılar. Gördükleri bir gökkuşağıydı ve buna bir anlam verememişlerdi. Bilge Panter herzamanki yerindeydi ve gördükleri bu ilginç şeyin ne olduğunu sordular ona. Pencaplı Bilge Panter bu renkli şeye baktı, baktı, baktı ve baktı. 3 ay boyunca oraya doğru baktı ve "çocuklar orada öyle bir şey yok" şeklindeki cevabıyla panterleri aydınlattı. Panterler aldıkları bu cevaptan tatmin olup koşmaya başladılar ki kendilerini Sinsi Sansar Simsarların kahverengi ovalarında buldular. Hala yerlerinde zıpırdayan Simsarlar, Panterlerimiz tarafından cort bazında cırtlatılmışlardı. Tam bu sırada gökten 6 farklı renkte dev boya kalemleri düştü. Sevgili Panterlerimiz bu dev boya kalemleri altında cort bazında cırtlamışlardı.

SON.


Delirius #Kapanış!?

Bunu neden yapıyorum? Şuan bu yazıyı neden yazıyorum? Neden bir sonraki cümlemi yazmak için üç dakika bekliyorum? Çok mu kasıyorum? Öyle mi görünüyorum? Bu gece Delirius serisini kapatıyorum. Bu cümleyi sadece kafama estiği için yazdım. Yıllarımı verdiğim yazılarımı sonlandırmak kolay mı? Ben bunları yazmazsam nasıl rahatlarım?

Heh, korkmayın bir yere gittiğim yok. Sadece o havayı vermek nasıl oluyormuş görmek istedim. Bu yazıyı yazarken şuan gerçekten ne yaptığımı bilmeyerek yazıyorum. Ne bileyim, maksat sayfa doldurmak olsun falan. Bu da öylesine bir blog girdisi olsun. Başlık olarak çakayım Delirius ismini, oh...

Hayatımda bir devri sonlandırma aşamasındayım ve galiba içgüdüsel olarak bunu yazma ihtiyacı hissettim. Cidden gençler, sanırım delirius burada bitiyor. Şayet bitirmezsem, bir dahaki bölümü yazarken bunu blogdan kaldıracağım. Ya da biriniz bu sefer bir yorum yapın, "bitirme" deyin bana. Bu konuda dengesiz biriyim ki bu genel olarak hayatımı da etkiliyor. İhtiyacım olduğu an yazabileceğim bir blogum var burada. Daima açık kalıcak.

Sevgili okuyucularım, Delirius serisinin sonuna gelmiş bulunuyoruz. Bütün dünya insanlarının beyinlerini kullanma esaslarına dayanarak, herkesin şizofren olduğuna inandığım için, içlerindeki bu hissi özgürce dışarı vurmaları için yazdım bu yazıları. Beyninize ve kendinize iyi bakın; size komik gelen, mantıksız gelen herşeye "oh, YES!" diyebilmeniz dileğiyle.

oh, YES!

18 Ekim 2011 Salı

Delirius #17

Şimdi otur. Karşında biri varmış gibi davranmanı istiyorum. Boş boş bak ona. Kırpma gözlerini. KIRPMA DEDİM! Evet...

KIRPMA..! Evet... Ağzından çıkan her harfin tınısını dinleyerek konuş. Karşında kim var? KIRPMA GÖZLERİNİ!... Erkek mi? Kız? Yakışıklı? Güzel? Çirkin? Adı Deniz olsun. Çift cinsi.. KIRPMA!... Çift cinsiyetli isimlerden.

Şimdi kalk yerinden. Ona doğru yürü. Boşalt aklını. Hiç birşey düşünme. Bu arada gözlerini kırpma tabi. Gözlerin titresin. Sadece düz bak. Etrafını görme. Sağından biri sana silah dayamış; hisset bunu. Karşındakinden gözlerini ayırma. Senin gözlerinin içine baksın. Diret bunu ona.

Artık ona çok yakınsın. Elini uzat. Avcunu alnına değdir. Boşluğu hissetme ama. İttir onun kafasını alnından yukarı doğru baksın ama elini alnından çekme. KIRPMA GÖZLERİNİ! Şimdi elini bir tül perdeye dokunuyormuşcasına yavaş yavaş aşağı indir. Karşındaki elinin hareketiyle yavaş yavaş yok olurken, onun esintisini hisset elinde. İyice indir elini.

Şimdi uyan. Yazıyı okumaya devam et. Bu gerçeklik sana yalan gelmeli. Sağına bak. Kafana silah dayayan adam hala orada. Az sonra tetiği çekecek ve ne hissettiğini anlayamayacaksın bile. BUM.

Kulaklarından beynine girsin o ses. Şakağından gözünü delip geçen merminin acısı, silahın sesinin altında yok olsun. UYAN! Aç gözlerini. Usulca kırp gözlerini artık. Sağına bak. Deniz hala orada oturuyor. İyi geceler.

16 Ekim 2011 Pazar

Delirius #16

Türkiye'ye yepyeni konseptimizle geliyoruz. 15 metrekare geniş alanı, metrekare başına 17 insan alabilen, 320 kişi kapasiteli yepyeni bir mekan geliyor. "Metreküp". Şehrin en iyi djlerini ağırlayacak yeni mekanınız kusursuz hismet anlayışıyla sizi eğlencenin doruk noktasına ulaştırıyor. Yeni mekanımızda kendiniz bile farketmeden karşı cinsinizle veya hemcinsinizle çiftleşme fırsatı bulacak, böylece cinsel tercihlerinizi yeniden gözden geçirebileceksiniz. Kapıdan çıkakern PromilMetre'ye üflemeyi unutmayınız.

6 Ekim 2011 Perşembe

Delirius #15

aahh, ah. O eski yıllarıma geri döneydim de subatı 17sinde göreydim bir. O zamanlar, yıllardan 2387 tabi, bizim kaynana çorba yapardı da kafamıza dikerdik. O zamanlar çorba çok sıcaktı, biz de soğuktan terliyorduk. Kimisine göre hava -14 dereceydi ama güneş de vardı. Bizler o sıcakta serinlemek için içerdik çorbayı. Şimdiki gibi kolaymış, gazozmuş falan yalan o işler genç.

Zamane gençleri pek bir savsak bu ara.

Defterimi açtım. İçine bir "D" çizdim. Anlam veremedim buna hiçbir zaman. Ama herşey ışığı açınca oraya çıktı. Ben kendimi "D" çizdim sanıyormuşum. Elimde kalem bile yokmuş. Bir düşünsene; ELİMDE KALEM YOKMUŞ. YOK. YOK. YOK. İşte o zaman anladım ben.

Zamane kalemleri pek bir yok bu ara.

Sonra elime bir bardak geçti. "AMAN TANRIM!" dedim dramatize bir ses tonuyla kendi kendime. O bardağın kulpu yokmuş. KULPU YOKMUŞ. YOK. YOK. YOK. O gün dedim ki kendi kendime: "Bak" dedim; "bardağın kulpu yoksa, onun içine koyacağın suyun durduğu sürahinin de kapağı yok." dedim. Herşey sonra rayına oturdu.

Zamane bardakları pek bir boş bu ara.

Dolabımda 3-5 tane kıyafetim var, 2 çorabım, 1 tane de pantolonum. İç çamaşırından bahsetmek bile istemiyorum. Çekmecemdeler çünkü. Dolabımda bir donum bile yokmuş. DOLABIMDA DONUM BİLE YOKMUŞ. YOK. YOK. YOK. "O zaman o çekmeceyi yakmalıyım" dedim kendi kendime ansızın takındığım, anlam veremediğim surat ifademle. Zaten o çekmecenin de üstü açıktı. Anladım ki,

Zamane dolapları pek bir donsuz bu ara.

Geçenlerde biriyle tanıştım sokakta yürüken. İnanabiliyor musunuz? O da yürürken benimle tanıştı. Saçları... saçları beyazdı. Saçlarında bir renk bile yokmuş. SAÇLARINDA BİR RENK BİLE YOKMUŞ. YOK. YOK. YOK. Sonra saçlarında olmayan şeyin beynindede olmadığını farkettim. Beynini göremiyordum, adeta etrafını bir et tabakası sarmış gibiydi. Ansızın, sanki bir vahiy inmişti göklerden,

Zamane birileri pek bir renksiz bu ara.

Bunlar fani şeyler. Gelin bizler zamane bizleri olalım. Pek bir biz olalım. İleride bizler için zamane bizleri pek bir biz bu ara desinler bizim için. Bizler, bizleriz.

30 Eylül 2011 Cuma

Delirius #14

Herşey geçen hafta başlamıştı. Oradaydı. Kendi gözlerimle görüyordum. Gördüklerime de inanamamıştım. Adeta şok olmuştum. Derken o çıkageldi. Elinde kahvesi, sırtında çantası, diğer elinde cep telefonu ve kafasındaki o garip şeyle. Yürüdü. Yürüdü. Yürüdü ve yürüdü... Odamdaydım, kendimi takvime bakarken buldum. O tarihti. Neler yaşadığımı sadece ben ve ben biliyorduk. O da yanımdaydı. Elinde kahvesi, sırtında çantası, diğer elinde cep telefonu ve kafasındaki o garip şeyle. Yürüdü. Yürüdü. Yürüdü ve yürüdü. Birşey kaybetmişti sanki kafası aşağı sarkık, düşünceli gibiydi. Ardından odamdaki deodoran şişesini buldum; salladım, ama bitmişti. Onu çöpe atmak yerine aldığım yere geri koydum. Onu demişken, o da buradaydı evet. Elinde kahvesi, sırtında çantası, diğer elinde cep telefonu ve kafasındaki o garip şeyle. Yürüdü. Yürüdü. Yürüdü ve yürüdü. Sokaktaki ışık hafif yanıyor, arada soğuktan titrermişcesine yanıp sönüyor ve asla bunu yapmayı bırakmıyordu. Ona bakakalmıştım balkonumda otururken. Ne zaman bitecek bu ışığın çektiği işkence diye... Işık demişken, o da tir tir titriyordu bu akşam semalarında yalnız başına dışarıda aylak aylak dolaşırken. Kim bilir, belki de soğuğu seviyor, bu onun bir çeşit kafasını dinleme yöntemiydi, her günün gerginliğinin ardından. Hemen arkasından bir araba durdu ve biri indi. Elinde kahvesi, sırtında çantası, diğer elinde cep telefonu ve kafasındaki o garip şeyle. Yürüdü. Yürüdü. Yürüdü ve yürüdü. Tam beklediğim bir hareketti, dizine kadar yağmış kara kendini öylece bırakıverdi. Heh, zaten kim bırakmazdı ki kendini böylesine özgür bir beyazlığa. İnsanın içini kıpraştıran o yumuşak zemin. 18. katta oturuyordum ben. Bu kadar yükseklerde hava soğuk bilirsiniz. Elektirkler de kesilmişti. Karanlık korkusu yüzünden duşa girip sıcacık bir suyla kendimi cennette de hissedemiyordum o an. Şimdi o an geldi işte. Şuan yine bakıyorum camımdan, kafamdan sıcak sular boşalıyor, -25 derecede çırılçıplak üşümüyorum, bedenimden dışarı süzülüp, usulca uzaklaşıyor buralardan. Attığı her adımda elimdeki hissiyatı kaybediyorum. Ama çok sakinim; sessizce, arkasına bakmadan, kendinden emin adımlarla gidişini seyediyor, ellerimi açmış kendimi sırt üstü kara bırakıyorum. Elinde kahvesi, sırtında çantası, diğer elinde cep telefonu ve kafasındaki o garip şeyle. Yürüdü. Yürüdü. Yürüdü ve yürüdü.

29 Temmuz 2011 Cuma

Delirius #13 "oh, YES!" özel bölümü

Evet size bu yazıda oh, YES!'i delirius kafasında açıklayacağım?

Yazıyı anlayıp anlamayacağınız umrumda değil, kafanızı çalıştırmayın. Ya da çalıştırın!? Bazı şeyleri kafanızı kullanmadan anlamanız gerekir. Ama siz çalıştırmayı bir deneyin, şayet beyin sinirleriniz kızarır da "bu koku da ne" kafasına girerseniz ben yazarınız olarak karışmam.

Düşünüldüğünde kafa kızartan, düşünülmediğinde hiç birşey anlaşılmayan, ikisinin arasında kalmaya çalışırken benliğinizi artık yitirmeye başladığınız, eğlencelik, şizodelik yazılar dizisi, Delirius'a bir kez daha hoşgeldiniz. Siz unutursunuz belki ama.. YASAL UYARI: Yazarı taklit etmek düşünmezken düşünmeyi gerektirdiğnden beyninize kalıcı hasar verir. Yazarın bu konuda yıllar süren deneyimi vardır. Denemeye kalkışmayınız!

oh, YES! bir tür düşünce biçimi. hmm..... oh, YES!'i anlayabilmek için, onu özgür kafayla görmek lazım. Bu zor birşey değil gençler. Ama şöyle var ki, "oh, YES!"i ben bile zor tanımlıyorum bazen. Tanımlamak için zamanında aynen şunu not almışım "'oh, YES!' insanların tabularıyla, aslında olması gereken düşünceleri arasındaki ince çizginin kırıldığı noktadır; veya andır. Bunun olabilecek en ironik biçimde görsel, yazılı veya yazılı-görsel biçimde dile getirilmesidir." "oh, YES!" hayatı ti'ye alır. Belirli bir görsel dili vardır, konusu sınırsızdır. Kimi zaman gündemi takip eder, günlük olayları ele alabilir, ya da öylesine apayrı bir kafada olabilir. "Oh, YES!" bir imzadır. Gerekli görülen herşeyin altına yazılabilir, bir tür dalga geçme yöntemi olabilir; fakat o kafayı sadece altına "oh, YES!" yazarak yaşatır.

Sizlerin bu noktada yapması gereken şey.... koca bir hiçtir. "oh, YES!" kendi halinde bir oluşumdur. Siz ölü beyinliler oh, YES!'e hiç bir zaman anlam veremezseniz ya hayatınızı gereksizlik üzerine kurmuşunuzdur, ya da çok kasıntı, anlamsız, önemsiz, it kopuk hayatı yaşıyorsunuz demektir. "oh, YES!" sizlerin bu saçma, beyinsiz, akılsız, kendisini bir bok sanan hayatınızı ezer geçer.

Şimdi aynada kendinize bir bakın, suratınızı abuk subuk şekillere sokup, aslında şu hayatta sadece basit bir insan olduğunuzu görün. Bunu göremiyorsanız kendinizi vurun. Her gün dışarıya hiç sıçmadığınıza inandıracak gibi çıkıyorsanız kendinizi vurun. Eğer şu yazıyı okuduğunuzda biyerleriniz kalkıosa, geçin aynanın karşısına kendinize acımadan vurun kendinizi.

Sizi öldürüp bundan zevk alan Delirius bu seferlik burda biter. Hala kendinizi vurmadıysanız gelecek sayıda görüşmek üzere. Unutmayın, (bir özlü söz gelir falan filan...)Beyinizi pişirip yemeniz dileğiyle, iyi geceler.

7 Temmuz 2011 Perşembe

oh, YES! nedir?

Yaklaşık 10 aydır sürdürdüğüm kimine beğendirdiğim, kimine halen anlamsız gelen oh, YES!i biraz açıklama kararı aldım. Ama şimdi değil=) Şunu söyleyebilirim, oh, YES!i anlamanız için bu blogdaki Deirius ve Şizofrenik Deli Düşünceler isimli yazı dizilerini okumanız ve kısmen beni tanımanız gerekmektedir. oh, YES!in kökünde bu yazılar yatmaktadır. Bunlar da kiminize yine anlamsız gelebilir, hatta okuduğunuzda "ne salak şeyler bunlar" şeklinde tepki verebilirsiniz. O yazılar tamamen hiç birşey düşünmemenin başarıldığı zamanlarda çıkmaktadır. Bu yüzden aralarında uzun vakitler vardır. Ve bu yüzden yazıların girişinde her zaman "yasal uyarı" bulunmaktadır. Tekrar buradan da söylüyorum, denemeyiniz. Öte yandan, bu yazı bu blogdaki ilk ve tek ciddi yazıdır, bir daha olmayacaktır. Bu yüzden dikkate alınız.

Sevgili okuyucularım, sizleri artık blogumla başbaşa bırakıyor, esenliksiz, uykusuz, sıkıntılı, iğrenç, berbat, çürük, mide bulandırıcı gecenizi, esenlikli, uykulu, sıkıntısız, güzel, muhteşem, taze, mide bulandırmayıcı sabahınıza uğurluyorum. İyi geceler.

18 Haziran 2011 Cumartesi

Delirius #12

Hiç düşündünüz mü; belki bilmiyorsunuzdur ama, genellikle, mütemadiyen ama arada sırada, tıpkı bir tütsünün yanıp tutuşması gibi, ...

Bitecekmiş gibi olup sonunu getirmeye uğraştığınız, ama bir türlü sonunu getiremediğiniz, bunun nedenini bilmediğiniz, nedenini araştırmak zahmetine bile giremdiğiniz ve işte bu yüzden düşündüğünüzü düşündüğünüz ama aslında bunu düşünemediğiniz ve bunu okurken "wtf!?" dediğiniz şizodelik yazılar serisi "Delirius"a tekrar hoşgeldiniz. YASAL UYARI: Yazarı taklit etmek çok fazla düşünmenize yol açacağından beyninizdeki sinir yollarının ve hücrelerinin hararetine ve hemen akabinde kulaklarınızdan tütecek beyninizin kafanıza aşırı basıncından dolayı şiddetle yerinden fırlayarak asla bulamayacağınız kafanıza geri düşmesine yol açıp aşırı zararına yol açar. Denenmesi tavsiye edilmemektedir.

Sizler aslında hayatınızda neyin bitip bitmediğini, neyi bilip bilmediğinizi bilemezsiniz. Bu evrenin size sunduğu bilinememezlik kuşağından gelmektedir. İngilzce adı "Unknownablity Belt" olan bu kuşak,bilip bilemeyeceğiniz kavramlar hakkında evreni içinde bulunduğunuz vaziyete göre kodlayarak, bu kavramları ne zaman veya ne durumda veya hiçlik doğrultularında bilgilerin size gelip gelmemesini veya gelememesini yönetir. Örneğin, ortamda bir dedikodu var ve çok öğrenmek istiyorsunuz ama biryere veya birşeye daldınız ve duyamadınız, ancak ayıldığınızda dedikodu sonlanmıştır ve sonuna yetişirsiniz ve hain arkadaşlarınız bunu "geçti artık" diyerek size asla anlatmazlar. İşte bunu sağlayan şey "bilinememezlik kuşağı"dır. Bunu aşamazsınız, bu kaderin bir cilvesidir, bazen kaderin sivilcesidir. Aslında bu yazıyı okuyarak bilinememezlik kuşağı hatta "Unknownablity Belt" denen bu uydurma kavramı öğrenmiş oldun, dolayısıyla bu senin peşini asla bırakmayacak. Bu da kaderin sivilcesidir işte. Size bu bilinememezlik kuşağıyla beraber mutlu yarınlar diliyorum. Unutmayın *****************. (Bu bilgi bilinememezlik kuşağı tarafından engellenmiştir.) İyi geceler.

9 Ocak 2011 Pazar

Grapes


Bu üzümü sen kararttın. Hatta bu abuk hale de sen getirdin. Delirius resimli içeriğini ilk ve son kez sunarak bu gece buradan ayrılır. Beyniniz bu üzüme benzesin inşallah.